MEYRALEM Haber Sitesi

Sayfa Adresi : https://www.meyralemhaber.com/haber-detay/8191_ilk-kez-savunma-yapan-imamoglu-ndan-fon-vurgununa-

GÜNDEM

Tümü

İlk kez savunma yapan İmamoğlu'ndan fon vurgununa tepki: Beni örgüt kurmakla suçladılar esas örgütü onlar kurdu

(1 Gün, 16 Saat önce) 203 İzlenme 0 Yorum
436 sanıklı İBB Davası’nın 98. gününde duruşma başladı. Yaklaşık 19 aydır tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu, savunmasını yapmak üzere hâkim karşısına çıktı. Kimlik tespiti sırasında eğitim durumunun yüksek lisans olduğunu belirtti. Fon vurgununa tepki gösteren İmamoğlu, "Beni örgüt kurmakla suçladılar, esas örgütü onlar kurdu. Diplomasız olan da onlardı, beni diplomasızlıkla suçladılar. Aynaya baktılar, gördüklerini benim adıma iddianameye yazdılar." dedi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da aralarında bulunduğu 436 ismin yargılandığı İBB davasının 98. duruşma günü, Silivri'deki Marmara Cezaevi yerleşkesinde görüldü. İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada İmamoğlu, yaklaşık 1,5 yıllık tutukluluğunun ardından kapsamlı savunmasına başladı. 14 Ekim Çarşamba günü saat 11.55'te başlayan duruşmada kimlik tespiti yapılan İmamoğlu, eğitim durumuyla ilgili soruya “Yüksek lisans” cevabını verdi.

Savunmasında Türkiye'deki siyasi gelişmeleri, İBB'ye yönelik operasyonları, fon soruşturmasını, Halk TV'ye kayyum atanmasını ve kendi hakkındaki yargı süreçlerini değerlendiren İmamoğlu, özellikle fon skandalı üzerinden iktidarın yargı ve denetim uygulamalarını hedef aldı.

İmamoğlu, konuşmasında 2019'daki İstanbul seçimlerinin iptalinden başlayarak 19 Mart 2025 operasyonuna ve 2026'da yaşanan fon krizine kadar uzanan gelişmelerin ekonomik sonuçlarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

"HALK TV'YE BUGÜN KAYYUM ATANMASI TESADÜF HERHALDE"

İmamoğlu, savunmasının başlangıcında Halk TV'ye sabah saatlerinde kayyum atanmasına değindi. Gelişmeyi cezaevindeki haftalık telefon görüşmesi sırasında annesi ve babasından öğrendiğini belirten İmamoğlu, babasının kendisine “Ne diyeyim oğlum, yakında da kulağımızı keserler herhalde” dediğini anlattı.

Kayyım kararının savunmasının başladığı güne denk gelmesine dikkat çeken İmamoğlu, şu ifadeleri kullandı:

“Bu memlekette çok enteresan şeyler oluyor. Ferhan Şensoy'un 'tesadüfün iğne deliği' diye bir lafı var, bugün kayyum atanması tesadüf herhalde.”

 

Halk TV'ye yönelik operasyonun basın özgürlüğü açısından önemli sonuçlar doğuracağını savunan İmamoğlu, televizyon kanalına destek çağrısında bulundu.

"TÜRKİYE CUMHURİYETİ, TÜRKİYE OPERASYON CUMHURİYETİ'NE DÖNDÜ"

Ülkede son dönemde yürütülen adli operasyonları eleştiren İmamoğlu, belediyelerden iş dünyasına, basından siyasi partilere kadar birçok kesimin soruşturmaların hedefi hâline geldiğini savundu.

“Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye Operasyon Cumhuriyeti'ne döndü” diyen İmamoğlu, gazetecilerin tutuklanmasını ve sosyal medya hesaplarına getirilen erişim engellerini eleştirdi.

İmamoğlu, “Fon vurgunu ile zirve yapan ve de sosyal medya yasakları, gazetecilere olan baskı, hani bilgi ulaşmasın bunu nasıl engelleriz bakışı enteresan bir seviyeye çıktı. Neredeyse Kuzey Kore'ye rahmet okuyacağız” ifadelerini kullandı.

Halk TV'ye yönelik işlemi de bu gelişmelerin devamı olarak değerlendiren İmamoğlu, “Güzelim ülkemizi operasyon sahasına çeviren akıl, Halk TV'ye el koyup yayınlarını kesti” dedi.

"BU DAHA BULDUĞUMUZ, DAHA NE FONLAR ÇIKACAK"

İmamoğlu'nun savunmasının önemli bölümünü Türkiye'nin gündemindeki fon soruşturması oluşturdu.

Eylül 2026'da yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyeye alındığını hatırlatan İmamoğlu, 455 bini aşkın yatırımcının etkilendiği sürecin ekonomik sonuçlarının henüz tam olarak ortaya çıkmadığını savundu.

İBB soruşturmasında kendisine yöneltilen suçlamalarla fon skandalı arasında karşılaştırma yapan İmamoğlu, şunları söyledi:

“Beni yolsuzluk fonu kurmakla suçladılar. Esas yolsuzluk fonunu kurup milletin parasını aynı dönemde çaldılar. Bize o operasyonları yaparken, milleti sabahları son dakikalara uyandırırken, milletin cebinden parayı öyle götürdüler ki millet farkında olamadı.”

Fon soruşturmasında yeni gelişmeler yaşanacağını öne süren İmamoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu daha bulduğumuz, onu söyleyeyim. Daha ne fonlar çıkacak. Bu ülke, bu millet bunları görecek. Milleti soyan, yarım milyon milletin birikimini yutan o fonlardı. Onların göz yumduğu, onların adamlarının yönettiği o fonlar. Beni örgüt kurmakla suçladılar. Esas örgütü onlar kurdular.”

 

"FON VURGUNUNUN SİYASİ AYAĞI KİMDİR?"

Fon soruşturmasının siyaset ve bürokrasiyle bağlantılarının araştırılması gerektiğini savunan İmamoğlu, denetim kurumlarının sorumluluğuna dikkat çekti.

Soruşturma kapsamında siyasi sorumluların yeterince araştırılmadığını ileri süren İmamoğlu, şu soruları yöneltti:

“Asrın soygunu fon vurgununun siyasi ayağı, siyasilerin yakınları, akrabaları, bürokrat ortakları, yakınları, gizli ortakları kimdir? Bunların cevabını bu millete verin. Millet bu sorunun cevabını bekliyor.”

 

İmamoğlu, fon soruşturmasında bazı şüphelilere yönelik uygulamalarla İBB davasında izlenen yöntem arasında farklılık bulunduğunu savundu.

Eski bir bakanın fon yatırımlarından elde ettiği kazançlara ilişkin iddiaları da gündeme getiren İmamoğlu, söz konusu kişinin gözaltına alınmamasını eleştirdi.

“Bir yanda aylarca, yıllarca tutuklu kalan belediye başkanları, öbür yanda gözaltı bile görmeyen bir süreç yönetildi” dedi.

AKIN GÜRLEK'E FON SORUŞTURMASI ELEŞTİRİSİ: "KILINI KIPIRDATMADI"

İmamoğlu, savunmasında Adalet Bakanı Akın Gürlek'e de sert eleştiriler yöneltti.

Gürlek'in İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olduğu dönemde, 26 Şubat 2025 tarihinde sermaye piyasalarındaki işlemlerle ilgili Sermaye Piyasası Kuruluna yazı gönderildiğini ileri süren İmamoğlu, bu yazının ardından yeterli soruşturma işlemi yapılmadığını savundu.

Kendi diplomasına ilişkin yürütülen süreçle fon soruşturmasını karşılaştıran İmamoğlu, şu ifadeleri kullandı:

“Anamın ak sütü gibi helal diplomam için çırpınan dönemin başsavcısı, şimdinin Adalet Bakanı, konu asrın soygunu, fon vurgunu olunca süreçte hiç kılını kıpırdatmadı.”

 

İmamoğlu, Gürlek'in diploma sürecinde İstanbul Üniversitesine yazılar gönderdiğini hatırlatarak sermaye piyasalarındaki işlemlere ilişkin incelemelerin aynı hızla yürütülmediğini iddia etti.

"FON VURGUNUNUN MALİYETİ 107 MİLYAR DOLARI AŞTI"

İmamoğlu, fon skandalının ekonomik etkilerine ilişkin kendi hesaplamalarını da mahkemede paylaştı.

Borsa İstanbul'da bir ayda yüzde 16'nın üzerinde değer kaybı yaşandığını belirten İmamoğlu, halka açık şirketlerin piyasa değerinden yaklaşık 90 milyar dolar silindiğini ileri sürdü.

Fon skandalının toplam ekonomik maliyetini 107 milyar doların üzerinde hesapladığını söyleyen İmamoğlu, “Nihai faturası daha önümüzdeki günlerde, haftalarda, aylarda çok büyük bir bedel olarak milletin cebinden çıkmaya devam edecektir” dedi.

İmamoğlu ayrıca 2019 İstanbul seçimlerinin iptali, Kur Korumalı Mevduat uygulaması, 19 Mart 2025 operasyonu, 21 Mayıs 2026'daki mutlak butlan kararı ve fon soruşturmasının ekonomik etkilerini birlikte değerlendirerek toplam maliyeti 577 milyar 160 milyon dolar olarak hesapladığını söyledi.

Bu rakamlar İmamoğlu'nun savunmasında dile getirdiği hesaplamalara dayanıyor.

"KİTABIMIN BASILMASINI ENGELLEDİLER"

İmamoğlu, duruşmada savunmasını kamuoyuna ulaştırmak amacıyla hazırladığı Millet Şahidimdir adlı kitabın basımının engellendiğini de anlattı.

Kitabın bandrollerinin alınmasına rağmen 25 Ağustos 2026'da matbaaya polis ekiplerinin gittiğini ileri süren İmamoğlu, başlangıçta bandrolsüz kitap basıldığı iddiasıyla işlem yapıldığını söyledi.

Matbaada 22 bin bandrol bulunduğunu belirten İmamoğlu, buna rağmen kitabın içeriğinin incelendiğini ve yasaklama kararı verildiğini aktardı.

“Bu kitabı tamamen hukuk dışı müdahaleler yüzünden ne ben görebildim ne de siz görebildiniz” diyen İmamoğlu, kitabın yayımlanmasını engelleyen işlemlerin ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini savundu.

KILIÇDAROĞLU'NA İSİM VERMEDEN TEPKİ: "21 MAYIS DARBESİNİN İŞBİRLİKÇİSİ"

Öğle arasının ardından savunmasına devam eden İmamoğlu, ana muhalefet partisinin kurultayının mutlak butlan kararıyla iptal edilmesini de gündeme getirdi.

İktidarın yargı yoluyla ana muhalefet partisine müdahale ettiğini savunan İmamoğlu, isim vermeden Kemal Kılıçdaroğlu'nu hedef aldı.

İmamoğlu, şu ifadeleri kullandı:

“İktidar güdümündeki yargıyı kullanarak, ana muhalefet partisine çökmüştür. Bu görevi de butlan kararıyla koltuğa oturtulan bir şahsa vermiştir. O şahıs, 21 Mayıs darbesinin işbirlikçisidir.”

 

İmamoğlu, 19 Mart ve 21 Mayıs tarihlerini aynı siyasi müdahalenin iki aşaması olarak nitelendirerek “Biri adayı, öbürü partiyi ve liderini hedef almıştır” dedi.

"DEVLET ÖNCE BİR PARTİNİN, ŞİMDİ BİR AİLENİN DEVLETİ YAPILMAK İSTENİYOR"

Savunmasında devletin herhangi bir siyasi partiye veya kişiye ait olamayacağını belirten İmamoğlu, iktidarın devlet kurumlarını siyasi amaçlarla kullandığını ileri sürdü.

İmamoğlu, “Devlet önce bir partinin devleti yapıldı. Şimdi ise bir ailenin olması için çalışılmaktadır” ifadelerini kullandı.

Siyasi partilerin yönetimlerinin kendi üyeleri tarafından belirlenmesi gerektiğini savunan İmamoğlu, parti kurultaylarına ve seçilmiş belediye yönetimlerine yönelik yargı müdahalelerini eleştirdi.

"DEMİRTAŞ'I CEZAEVİNDE TUTAN ANLAYIŞ BARIŞ GETİREMEZ"

İmamoğlu, savunmasında Kürt meselesi ve Türkiye'de yürütülen çözüm sürecine de değindi.

İstanbul'da 2019 ve 2024 seçimlerinde oluşturdukları ittifak anlayışını savunan İmamoğlu, farklı siyasi ve toplumsal kesimlerin yerel yönetimlerde birlikte temsil edilmesinin suçlama konusu yapılmasını eleştirdi.

“Kent uzlaşısı bu açıdan barışa yerelden verilmiş bir katkıydı” diyen İmamoğlu, demokratik katılım olmadan kalıcı barışın sağlanamayacağını belirtti.

Tutuklu eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'a da değinen İmamoğlu, şu ifadeleri kullandı:

“Onun kurup büyüttüğü sofrayı, gerçekleştirdiği anlayışı Edirne'de tutsak etmeye çalışan bir zihniyetin, bu ülkeye barışı getirme şansı yoktur.”

 

İmamoğlu, barış sürecinin yalnızca iktidar ile sınırlı yürütülemeyeceğini, ana muhalefet dahil bütün siyasi kesimlerin katılımına açık olması gerektiğini savundu.

"BİR ÜLKE NE KADAR DEMOKRATİKLEŞİRSE BARIŞ O KADAR KALICI OLUR"

Barışın yalnızca silahların susmasıyla sağlanamayacağını belirten İmamoğlu, adalet, eşit yurttaşlık ve demokratik katılımın da sürecin temel unsurları olması gerektiğini söyledi.

“Bir ülke ne kadar demokratikleşirse, hukukun üstünlüğü ve hukukun, kanunun önünde herkesin eşitliği ne kadar güçlü kılınırsa, barış ve huzur o kadar kalıcıdır” diyen İmamoğlu, kayyım uygulamalarının sona ermesi ve güçlü yerel demokrasinin tesis edilmesi çağrısında bulundu.

İMAMOĞLU'NUN SAVUNMASI DEVAM EDECEK

İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen 436 sanıklı İBB davasında, Ekrem İmamoğlu'nun uzun süredir beklenen savunmasının ilk günü tamamlandı.

Yaklaşık 1,5 yıl sonra mahkeme karşısında kapsamlı savunmasını yapmaya başlayan İmamoğlu, hakkındaki suçlamaları reddederek dava sürecinin siyasi amaçlarla yürütüldüğünü savundu.

Davanın sonraki duruşmalarında İmamoğlu'nun savunmasına devam edilmesi bekleniyor.

İmamoğlu'nun savunmasının tamamı şu şekilde:

Öncelikle bugün burada, Silivri'de, hiç de arzu etmediğimiz bir ortamda, ülkemizin de asla ve asla hak etmediği bir pozisyonda ve insanlarımızın yüzde 75'inin, 80'inin şiddetle reddettiği bir yargılamanın içerisinde ve yine bir yargılamanın adil bir ortamda olması gerekirken, Silivri'de bir kampüste, “Avrupa’nın en büyük salonu” diye lanse edilen duruşma salonunda, gerçekten mimarisiyle ve buradaki tasarımıyla… Ben bu arada kendimi ekranda, Sayın Başkan, bu şekilde olmasını çok doğru buluyorum. Eğer uygun görürseniz, kameradan da orada ifade ederken, bunda sonuçta 100 metreden bakıyor insanlar, uygun görürseniz o şekilde yansıtılması...

Hakim: Yansıtın. Yansıtma imkanınız varsa yansıtın.

Ekrem İmamoğlu: Yok, oluyor çünkü ara sıra, sonra düşüyor yani, o biraz…

Hakim: Biz o tarafı göremediğimiz için...

Ekrem İmamoğlu: Gerçekten mimarisiyle, bir mahkeme salonu değil, yani bir hukukun, mahkemenin bu şekilde tasarlanması, hepimizin sırtını yaslayacağı yargının, yargıcın bu şekilde bir kürsü nizamında olmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Böyle bir ortamda bulunmak gerçekten üzücü, Türk yargısı adına da üzücü. Bu duygularla buradayım. Tabii ki her zamanki gibi Silivri'de cezaevinden buraya geldim, nakledildim ve halkımıza, insanlarımıza sesleneceğim, kıymetli halkıma, başta İstanbul hemşehrilerim olmak üzere bütün ülkemize, hatta dünyada demokrasiyi, adaleti takip eden ve dünyada demokrasinin, adaletin yaşaması için mücadele edenlere, ona o duyguları, o evrensel değerleri kendini bağlı hissedenlere sesleneceğim. Bu yönüyle hem 87 milyon yurttaşımızı hem de dünyayı bu şekilde düşünen bütün insanlığı sevgiyle, saygıyla demokrasi adına, adalet adına selamlıyorum.

Sözlerime başlarken, benimle birlikte bu salonda haksız yere tutsak edilmiş kıymetli yol arkadaşlarım var. Dostlarım var, birlikte kaderdaşlık yaptığım insanlar var. Her birinin aylardır gözünün içine bakarak, bir kader birliği yapıyoruz ve o insanlarla, gerçekten tarifsiz bir tarihi dönemin içerisindeyiz. Burada bulunan ve çok yakın zamanda aramızdan ayrılan arkadaşlarımız oldu. Her birisinin yaşamı bir kitaptır. Her birisinin yaşamı gerçekten bir zulmün, zalimliğin, aileleri başta olmak üzere insanlara yaşatılanların tarifsiz duygularla kaleme alınması gereken ve geleceğe aktarılması gereken hikayeler barındırmaktadır.

Bu manada her birisiyle gurur duyduğumu… Her bir arkadaşın buradaki büyük bir kısmıyla da burada tanıştım. Elbet aralarında çok özel yoldaşlık yaptığım, İstanbul'a, Beylikdüzü'ne hizmet ettiğim yol arkadaşlarım da var. Onları da diğerlerini de kucaklıyorum. Her birine birer kahraman gibi baktığımı altını çiziyorum tekrar. Ve onlarla da gurur duyuyorum açıkçası. Ben değil sadece, bence milletimiz de milletimizin büyük çoğunluğu da onlarla gurur duyuyor, aileleri de, dostları da, komşuları da onlarla gurur duyuyor.

Burada her gün kapıda hasretle, umutla bekleyen insanlar var. Ve bu insanlar kilometreler yaptılar, belki her birinin Silivri'ye geliş gidişleri dünyanın etrafında bir turu yakalamış olabilir. Çünkü sadece duruşma dönemlerinde değil, duruşmanın dışında da buradaki insanlar aileleri, ziyaretlere geldiler. Onlarla acılarını ve hasretlerini giderdiler. Bazıları görüşe gelemese de kapıda gelip beklediler. O insanları hangi duyguyla tarifleyebilirim, inan zorlanıyorum. Kucaklıyorum her birini.

Tarihi bir mücadele hattı kurdular, Aile Dayanışma Ağı. ADA diye tariflediler. Orada o umutla bekleyen güzel aileler, eşler, çocuklar, anneler, babalar var. Bazen fotoğraflarını gördüm, bazen izleyebildiğim televizyonlarda görüntülerini gördüm, minicik çocuklar niçin bu durumda olduğunu bilmediği annelerini, babalarını ziyaret ettiler. Anlam veremediler, anlamlandıramadılar. O minicik çocukların gençlerin, evlatların, o minicik ellerinden, gençlerin yanaklarından öpüyorum, onları sım sıkı kucaklıyorum. Eşlerini hürmetle, saygıyla selamlıyorum. Büyük bir fedakarlıkla ailelerine sahip çıktılar. Çünkü burada yaşanan şey bir normal yargılama süreci olmadı, olmuyor.

İnsanların sıfır noktasında gelirleri var ve Türk yargı tarihinde akla hayale gelmeyecek zalimliklerle, işkencelerle muhatap oldular. Sürüldüler. 500-600 kilometre Türkiye'nin farklı noktalarına gönderildiler, baskı altında kaldılar. Çünkü onlardan bu süreci tasarlayanların istekleri vardı, hukuksuz istekleri vardı, o hukuksuz isteklerine cevap alamayınca onlara zalimlikler yaşattılar. Bu manada bu büyük ızdırabı onlar yaşarken, en az onlar kadar dışarıda harap olan ailelerini kucaklıyorum.

Allah bana ömür verdikçe, özgür günlerimde hangi yetkiye, hangi imkana sahip olursam elimdeki ekmeğimle, aşım ile o ailelerin yanında olacağımı, ekmeğimi paylaşmaya kadar o insanların kaderdaşı olacağımı, sadece onların değil, bu ülkede 500 bine yakın insanı hapse koyup, bunun rakamını vermekle gurur duyanların karşısında ve hapislerdeki kader mahkumlarının da yanında olup, onların yaşadıkları sıkıntıları hayat boyu gözeteceğimi ve bu ülkeyi adaletli bir ülke olma noktasında bir nefer gibi çalışacağımı, hukukçu değilim ama en az hukukçular kadar kendimi sorumlu hissederek mücadele edeceğimi buradan belirtmek istiyorum.

Gerçekten ADA’ya ve onlara özenli bir yoldaşlık yapan kıymetli eşime ve onun yol arkadaşlarım çok çok teşekkür ediyorum. Dilek’çiğim, seninle gurur duyuyorum. Bir tanesin sen. İyi ki varsın ve bu ailenin yanındasın.

Biz, bu duruşmalarda, cezaevinde çok zorlandık. Zorlanıyoruz ailece. Ama en büyük zorluğumuzun, baş başa kaldığımızdaki en büyük sıkıntımızın, en büyük dertleştiğimiz konunun, buradaki o zalimliğe muhatap olan insanlar ve onların aileleri olduğunun da altını çizmek isterim. Allah hepimize güzel yürek versin. Bu memleketin insanlarına vicdan nasip etsin. Bu memleketin insanlarına vicdanlı yöneticiler nasip etsin. Bu memleketin insanlarına erdemli, ahlaklı, adaleti önünden ayırmayan, en güçlü anında bile adalete karşı boyun eğen yöneticiler nasip etsin.

Tabii bugün 1,5 yılı aşkın süredir hukuk mücadelesinde büyük bir savunma hattı ve savunma hakkını koruyan hukukçular var. Elbette benimle birlikte bu mücadeleyi veren kendi avukatlarım var. Ama bu mücadelenin içerisinde olan hiçbir hukukçuyu elbette ayırmıyorum ve bütün hukukçulara da bu büyük mücadelenin bir paydaşı oldukları için teşekkürlerimi ve minnet duygularımı iletiyorum. Allah bana ömür verir, vermez. Ama biliyorum ki hesap verecekler. O manada bütün savunma makamını, avukatları da hukukçuları da sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Tabii ileride bahsedeceğim ama avukatlarımdan biri benim tutuklu. Avukatımın avukatı gözaltına alındı, tutuklandı, tutuklanmak üzere sevk edildi vesaire. Bunlar yaşatıldı bana. Dolayısıyla burada başka tutukluların yaşadığı sıkıntılara da gireceğim, hukukçularıma da bu yönüyle yapılan sıkıntıları da anlatacağım ama hatırlatmalıyım ki gerçekten derin bir hukuksuzluğu yaşadık. Yani sadece ailelerimiz, aile yakınlarımız, çocuklarımız, gençlerimiz, babalarımız, dedelerimiz, annelerimiz değil, hukukçularımız da burada bir ıstırabın ve bir baskının muhatabı oldular.

Ve ben hayatımın en ilginç bilgilerini dinledim. Yüzlerce ziyaretçimin bana gelip muhatap oldukları konuşmaları dinledim, yargı mensuplarıyla yaptıkları konuşmaları dinledim. Yargı mensuplarının onlara karşı tutum ve tehditlerini dinledim. Parmak sallamalarını dinledim. Açtım, baktım Türk Ceza Kanunu'na, böyle bir madde yok. Yani bir savcı ya da bir iddia makamını temsil eden kişi, bırakın avukatı vesaire, bir vatandaşa bile parmak sallayamaz, tehdit edemez. Bunları okudum ama bunların tam tersini yaşadım. Yaşayanlardan dinledim.

Bu manada yine buradaki aileler, gerçekten çok acı günler yaşadı dediğim gibi. Ama en acısı neydi biliyor musunuz? Haysiyet cellatlığı. Lekelenmeme hakkının ihlali, masumiyet karnesinin yerle bir edilmesi, soruşturmanın gizliliğinin tamamen tutuklu insanların ya da gözaltına alınan insanların aleyhine işletilmesi, tutuklu yargılamanın bir cezalandırma yöntemine dönüştürülmesi.

Bir sözü okuyacağım size. “Türkiye'de şahsım dahi hiç kimse eleştirilemez değildir. Şamar oğlanı istikrarsız mantığıyla tamamen nefret siyasetiyle kadrolarımıza, kabine üyelerimize karşı haysiyet cellatlığı yapılmasına müsaade etmeyeceğiz. İfade özgürlüğü, önüne gelene iftira atma serbestisi değildir. Kamu adını hesap sorduğunu iddia eden herkes görevini sorumluluk bilinciyle yapmalıdır.” Tebrik ediyorum. Çok güzel söylemiş. Bu söz Sayın Cumhurbaşkanı’na ait. Ben de buradan söylüyorum. Kim ki ya yargılaması bitmeden ya yargılaması sonuca ermeden birisi hakkında iftira atıyor. Kim ki birisi hakkında haysiyet cellatlığı yapıyor, kim ki bir insanın ailesini aşağılıyor, çocuğunu, gencini, evladını, annesini, babasını hırsız ilan ediyor; haysiyetsizdir, namussuzdur, şerefsizdir. Kim yapıyorsa.

Ekim ayındayız ve Ekim ayını aslında çok seviyorum. Sonbaharı da seviyorum. Gerçekten tarihte söylendiği gibi sonbahar bir tablo gibidir, bir sanat eseri gibidir. Yağmuruyla, rüzgarıyla doğada her rengin bir arada olması.

Hukukçu olmanın, avukat olmanın ne kadar önemli bir meslek olduğunu, ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu, hava gibi, su gibi insan yaşamının kaynağı olduğunu burada milim milim, santim santim yaşadım. Ve her birinin gözlerinin içine bakarken, en az onlar kadar kendi mesleklerine saygı duyduğumu hissettim, hissediyorum. Elbette onların kendi mesleklerinin karşılığını bulamadıkları bir ortamda bulunmanın ızdırabını da çektiklerini görüyorum. Dertleşiyoruz, paylaşıyoruz.

Türkiye'deki hukuk sisteminin geldiği noktada mücadelelerini hak ettiği şekilde verememenin ve kurallara uygun bir biçimde süreç ilerletememenin; soruşturmanın gizliliği denen yerde her tarafından delik deşik olmuş bir torbadan su akar gibi sağa sola saçılan bilgiler varken, hiçbir avukatın bırakın bilgiye ulaşmayı, adliyeye dahi giremediği günleri yaşamanın ızdırabını onlarda gördüm, yaşadım, hissettim.

Bunların her biri tarihe geçti. Her günü, her anı tarihe not düşüldü. Bunlar asla unutulmayacak. Her aktörünü, her muhatabını tarih yazdı ve günü geldiğinde elbette ki yüce Türk yargısı huzurunda ilgili olan herkesin hesap vereceğini adım kadar iyi biliyorum.

Ülkemiz için de çok önemlidir ekim ayı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğumda, ekim ayına başka bir heyecanla baktım, ilk olduğumuz anda biz ekim ayında ne yapmalıyız? Çünkü mesela bir duygu bilinmez, bir duygu tarihe çok meraklı bir insan olarak yakın tarihi çok titiz bir şekilde takip eden bir kişi olarak, İstanbul'un işgal altında beş yıl geçirdiğini çoğu insanımız az bilir, çok az bilir. Beş yıl. Kadim İstanbul kenti beş yıl işgal altında tutulmuştur.

16 Mart 1918'de işgal kuvvetlerinin İstanbul'a girişiyle birlikte, ta 6 Ekim 1923'e kadar süren bir ızdırabı yaşamıştır. Belki Dolmabahçe Sarayı'nda padişah vardı, belki Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı düşünülüyordu ama gerçekten işgal altındaydı. İşgal kuvvetleri vardı, İstanbul'dan tam yetkiyle beraber işgal kuvvetlerinin denetimi ve kontrolü altında bir başkent vardı.

6 Ekim aslında önemli bir tarihti çünkü Fatih Sultan Mehmet… Ki ben bir fetih şehrinin çocuğuyum, Trabzon bir fetih şehridir. Doğumundan itibaren Fatih Sultan Mehmet'in ismi bizim yüreğimizde, kalbimizde bambaşka bir yerdedir. Bambaşka bir sevgiyle bakarız Fatih Sultan Mehmet'e. Kanuni'nin doğduğu mahallenin çocuğuyum ben, Trabzon Ortahisar'da Kanuni Sultan Süleyman'ın doğduğu bir mahallenin çocuğuyum, gurur duyarım bununla. Hatta bazen ironi yaparım, Kanuni burada 13 yaşına kadar yaşadı, ben de 17 yaşına kadar yaşadım diye kendimde kendimi ondan bir pay alarak, tabiri caizse gururlanırdım ve hala gururlanıyorum.

Bu yönüyle Fatih Sultan Mehmet'in bir fetih kentinin çocuğu olarak, İstanbul'un fethinin bir çağı kapatıp bir çağı açtığını bilen bir yurttaş olarak, vatansever olarak, bu milletin bir evladı olarak, o emaneti Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün verdiği ulusal bağımsızlık mücadelesinden sonra nasıl tekrar Türk milletine kazandırdığının gününün bu kadar ihmal edilmesini asla kendime yediremedim. Ve gerçekten 6 Ekim İstanbul'un kurtuluş gününü, biz, 2019'dan sonra İstanbul yönetimini eline aldıktan sonra başka bir şevkle, başka bir bakışla kutladık, andık, anlattık, o beş yılın nasıl geçtiğini, nasıl bir zulümle geçtiğini, insanların hatta silahlı kuvvetlerimizin o dönemde nasıl saldırılara uğradığını, nasıl şehitlerin verildiğini, o dönemde sinmiş, sönmüş, donmuş, hiçbir şeyle ilgilenmiyor, duyarsız bir toplum varmışçasına bir İstanbul yaşandığı düşünülürken sokaklarında, evlerinin bodrumlarında binaların en ücra köşelerinde İstanbul'un arka semtlerinde nasıl bir milli mücadele duygusunun filizlendiğini okudukça gurur duydum insanımızla.

Ümit hiç sönmedi, sönmeyecek. Zannedenler ki koca bir imparatorluk bitti. Bitmedi, yeni bir Cumhuriyet doğdu. İşte o filizlenmeyi bildiğim için, bendeki umut çok yüksektir. Kimse söndüremez, kimse sindiremez. O 6 Ekim'i bu milletin özenli bir şekilde anlaması ve dinlemesi, yaşaması, kutlaması için çok özel buluşmalar yaptık. 6 Ekim'i, günü geçti ama İstanbul'un kurtuluşunu kutluyorum. Fatih Sultan Mehmet Han'ı minnetle yad ediyorum. Onun emanetine sahip çıkarak, bize pırlanta gibi bir cumhuriyeti kazandıran Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü minnetle yad ediyorum. Ruhları şad olsun.

Ve ben donmuş, sinmiş bir kentin aslında futbol sahalarında bile Fenerbahçe kulübünün yaptırmış olduğu Zaferin Rengi, filminin galasına gitmiştim ve gözyaşları ile Dilek’le beraber izlemiştik. Aslında futbol sahasında bile zafer mücadelesinin nasıl verilebileceğini o Fenerbahçe'nin maçında hissetmiştim. Yani futbol sahası sadece kirlilikle, futbolun eline her kolu sokarak, onu kirleten aklın yarattığı o cerahatle alınmadığını, aslında futbolun bile yeri geldiğinde bir centilmenlik, bir sportmenlik, sportmenliği ama aynı zamanda bir milli mücadele şekli olduğunu orada da yaşadım ve gördüm. Bu yönüyle 6 Ekim'in, 1918 ile 23 arasındaki işgal kuvvetlerini işgal edildiği bir İstanbul'un varlığını bilmenin her yurttaşın bir sorumluluğu olduğunu hatırlatmak isterim.

Tabii işte o sönmüş, dinmiş, bastırılmış bir toplumun tam aksine filizlenerek, kendi bağrından çıkarak, yoksulluk içerisinde, bir milletin evlerinden çıkıp, birbirinden habersiz kardeşleri sağda solda şehit olduğu, meçhul asker diye kayda düştüğü bir ülkede milli mücadele verilmiştir. Ayağında giyecek çarığı yokken, üstüne giyecek bir giysisi yokken, milli mücadele vererek bu ülkenin kurtuluşu ile birlikte “acaba yeni bir hanedan mı doğacak” dendiği noktada, cumhuriyet aşığı bir liderin ağırlığı bize Türkiye Cumhuriyeti devletini kazandırmıştır 29 Ekim 1923'te. Ne kadar özel bir milletiz. O tarihe dönün. Böyle bir iradeyi, böyle bir bakışı önümüze koyan Mustafa Kemal Atatürk'e minnet duymanın ötesinde, ne kadar sorumlulukla saygı duymak gerektiğini ve gerçekten onun fikirlerini en üst seviyede taşımak gerektiğini her yurttaşın daha büyük bir şekilde hissedeceğini düşünüyorum.

Bu yönüyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğunda 13 milyon nüfusun neredeyse 8 milyonu kadın, 5 milyonu erkek… Çünkü büyük bir kısmı şehit olmuş, neredeyse aileler büyük kısmı aileler yok olmuş bir ülkede cumhuriyet var olmuştur. Benim rahmetli büyük dedem 1924'te terhis olup Trabzon'a dönmeseydi benim ailem olmayacaktı mesela. Çünkü dört kardeşten sadece o dönmüştü. Diğerleri meçhul asker.

Benim ailem gibi yüzbinlerce aile de aynı hikayeler olduğunu biliyorum. Bu yönüyle benim, bu memlekete ve bu millete bağlılığımın tarifi yoktur. Onun için ben 87 milyona en az benim kadar bu milleti ve bu memleketi sever gözüyle bakan bir insanım, onun için. En az benim kadar. Onun için herkese iyi yurttaş gözüyle bakarım. Kimseye bana destek verdi vermedi diye ayrım yapıp terörist gözüyle bakmam, bakmadım da. Yurttaş, yurtsever, vatanını seven, her doğan evladın çığlığının, ağlama sesinin çıktığı her evden yeni bir yurtsever doğuyor diye memleketime ve memleketimin insanına baktım. Hala da öyle bakıyorum.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız şimdiden kutlu olsun. Bütün şehitlerimizi minnetle yad ediyorum. O dönemde gazi olmuş ve sonrasında bu yurdun gelişmesi için sonsuz mücadele vermiş bütün büyüklerimizi, bütün ceddimizi, atamızı minnetle yad ediyorum. Allah hepsinden razı olsun. Önlerinde saygı ile eğiliyorum. Her duamın büyük bir bölümünü onlar için yaptığımın da altını çiziyorum. Her duanın bitiminde bu ülkenin şehitleri, gazileri, kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve onun silah arkadaşları diyerek dua edenlere de ayrı bir teşekkür ediyorum.

Bu büyük mücadele 19 Mart'ta başlamıştı ve bugünlere kadar sürdü. Daha da sürecek. Mücadele öyle kolay bir şey değil. Mücadele deyince ve bu sonsuz mücadele içinde birbirine inancı olan insanların, birbirine bağlılıkla, ama önce vatanı ve milleti için mücadele etmenin bilinciyle hareket ettiği noktada nasıl büyük bir güç doğduğunu da bilen bir insanım. Ama bunu en az benim kadar iyi bilip, tarihi bir mücadeleye liderlik ettiği ve her daim Türkiye için çok büyük bir gayretin, azmin, cesaretin, kararlılığın simgesi olduğu için kıymetli dostum, kardeşim, Genel Başkanım Sayın Özgür Özel'e çok teşekkür ediyorum. Aynı zamanda bütün siyasi yol arkadaşlarıma, partimin çok değerli seçilmişlerine, başta İstanbul İl Başkanımız Sayın Özgür Çelik kardeşim olmak üzere onunla birlikte mücadele eden bütün illere, bütün il başkanlarına, bütün siyasi yol arkadaşlarıma, dostlarıma, yoldaşlarıma teşekkür ediyorum. Milletvekillerimize, yöneticilerimize, belediye başkanlarımıza, belediye meclis üyelerine sevgiyle, saygıyla, dostlukla selamlıyorum. Bıkmadan, yorulmadan, kar demeden, saldırılara, biber gazına rağmen, gözaltılara, tutuklamalara, tehditlere rağmen, haklarında açılan onlarca, yüzlerce soruşturmalara rağmen cesaretle bize muazzam bir destek veriyor olmalarından büyük bir gurur duymaktayım. Türkiye’ye umut oluyorlar.

Elbette yaklaşık 2 yıldır bu yaşananları görüp, bu yaşananlara doğru yerden bakıp, tarihin doğru tarafında durmanın büyük bir sorumluluk olduğunu bilen farklı siyasi partilere, onların genel başkanlarına ve aynı bilinçle mücadeleye katkı sunan bütün muhalif görüşe teşekkürlerimi iletiyorum. Baskılara rağmen; adalet için meydanlarda direnen herkese, büyük ve aziz milletimize teşekkür ediyorum. Onların simgesi olmuş, en ön safta mücadelenin en güçlü sesi olan bu ülkenin pırlanta gibi gençlerine teşekkür ediyorum. Her birine sevgilerimi ve sonsuz minnet duygularımı gönderiyorum. Bu ülkenin her köşesinden benim için dua eden annelere, teyzelere, amcalara, emekli büyüklerimize, en büyük sıkıntılarına rağmen adalet için dua eden herkese ve yanımda olan herkese teşekkür ediyorum. Hepiniz iyi ki varsınız, sağ olun, var olun. Eğer hakkım varsa üzerinizde, hakkınızı helal edin. Hakkınız varsa benim üstümde de ben de size helallik diliyorum. İnşallah benden yana da helal olsun. Hem bu memleketi hem bu şehrin insanlarına hizmet ederken helallik almanın, bu insanlara layık olmanın benim birinci dileğim olduğunu her yerde dile getirmişimdir.

Mesela siyasi görevim başladığı ilk günkü duamı dün gibi biliyorum. Karşılıklı dualarımızda, Allah'ım beni aileme mahcup etme… Ben çünkü aileme mahcup olmamayı çok önemserim. Doğduğum şehrin insanlarına ve bölgenin insanlarına mahcup etme, çünkü orada büyüdüm, o insanlar beni iyi ansın isterim. Memleketimin insanlarına beni mahcup etme, insanlığa beni mahcup etme diye dua ederek işimi yaptım. Mahcup olmamayı çok önemserim. O bakımdan umarım günün sonunda ve bu günleri aştığımızda Yaradan beni bu güzel yurdun insanlarına mahcup etmeyecektir. Kendime çok güveniyorum bu anlamda. 87 milyon yurttaşımızı tam da bu duyguyla, umudunu kaybetmeyen ve adalet bekleyen her yurttaşımızı tam da bu duyguyla selamlıyorum.

Dün akşamüstü itibariyle ben televizyon izleyemedim. Çünkü bulunduğum cezaevinin benim olduğum 5. koridorda yayınlar kesilmişti. Yağmurdan dolayı arıza olduğu söylendi. Sabahleyin kalktım, hazırlıklarımı yaptım. Bugün benim telefon günüm. Ben, haftada 10 dakika telefonla bir kişiyi arayabiliyorum. Haftada 10 dakika.

Herhalde Ferhan Şensoy'undu galiba: “Tesadüfün iğne deliği” gibi bir lafı var. Bu da herhalde tesadüfün iğne deliği. Bugüne Halk TV. Tesadüf! Öyle yorumladım

Bugün İBB soruşturmasına başlanmasının hemen hemen ikinci yıl dönümü. Hemen hemen bu günlerde bugün de hatta bundan bir hafta 10 gün öncesinde görülmemiş bir biçimde kurumumuzun birimlerine baskın yapar casusuna polis evrak almaya başladı. Daha sonra değineceğim. Yine bu ayın 30'unda ilk operasyonu Ahmet Özer Başkanımıza Esenyurt'ta yaptılar. Hem de 29 Ekim'den bir gün sonra.

Evet 2 yıldır süren hukuksuz, vicdansız zulümle devam eden bir süreç demiştim az önce. Esasında İmamoğlu soruşturması ve İBB operasyonlarıyla Türkiye başka bir faza çekildi. 87 milyon yurttaş, 2 yıldır, her sabah bir şafak operasyonuna uyanır oldu. Türkiye Cumhuriyeti, bir operasyon cumhuriyetine döndü. Ve hiçbir şey yokmuş gibi bunu izleyenler var. Başta bu ülkenin yönettiğini zanneden hükümeti ve ortakları: hiçbir şey olmuyormuş gibi. Çıldıracağım, aklımı alıyor yani. Bu nasıl olur? Nasıl bir kişisel menfaat de böyle bir şey düşünülebilir? Her şeyin önündedir memleket yahu. Her şeyin önünde makamın mevkinin ister cumhurbaşkanı ol, ister partinin genel başkanı ol, ister vekil ol, ister bakan ol, ne olursan ol.

87 milyon yurttaşımız, her sabah bir şafak operasyonu. Televizyonu açıyorsunuz son dakika. Bazen son dakikalar peş peşe düşüyor, aklınız karışıyor. Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye Operasyon Cumhuriyetine döndü. İş dünyası, belediyeler, sanatçılar, siyasi partiler, medya daha neler sıralarız yani hedef alınmış.

Fon vurgunu ile zirve yapan ve de sosyal medya yasakları, gazetecilere olan baskı, hani bilgi ulaşmasın bunu nasıl engelleriz bakışı enteresan bir seviyeye çıktı. Neredeyse Kuzey Kore'ye rahmet okuyacağız. Kuzey Kore'ye rahmet okuyacak seviyeye çıktı. Bilim insanları, sanatçılar, ekonomistler, gazeteciler.

O görüşmelerimden bir tanesini ben bugün annemi, babamı arayarak gerçekleştirdim. Hasret giderdik. Cuma günü olamama... çünkü Cuma aile görüşüm var. Sayın mahkeme heyeti 4 günlük bir söz hakkı tanıdıktan sonra, Cuma günü olamama duygumdan ötürü annemi, babamı aradım ve selamladık birbirimizi sıcak sesimizle. Selamladıktan sonra anneciğim, "Şu an Halk TV'yi kapattılar," dedi. "Niye kapattılar?" dedi. Ben de anlamadım önce. Sonra babam dedi ki, "Kayyum atamışlar Ekrem," dedi. Aşağıda anlattım, biraz garipsedik ama, "Ne diyeyim oğlum," dedi, "Yakında da kulağımızı keserler herhalde," dedi. Şimdi bunu niye anlattım? Bu ülkede ve bu memlekette çok enteresan şeyler oluyor.

Son 20-25 günde Lale Özan Arslan tutuklu, Fatih Ergin tutuklu, Tuğba Tekerek tutuklu, Mustafa Balcı, Sözcü Gazetesi'nde bir fotoğraf yayınladı diye tutuklu, Şaban Sevinç tutuklu, Selahattin Günday tutuklu, Ali Tarakçı "Bu hafta bir önemli bakan istifa edebilir" dedi diye tutuklu! Şaşılacak bir durum ya! Tutuklu, tutuklu, tutuklu... Tutukluk nedir ben biliyorum. Bu tutuklama kararını veren hâkim bilmiyor ama ben biliyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin cumhurbaşkanı adayı olarak ben biliyorum. İsmail Saymaz ev hapsinde, Murat Ağırel ev hapsinde. Niye? Millet hiçbir şey duymasın! Millet hiçbir şey okumasın! Akıl alır gibi değil.

Herkes sosyal medya hesaplarını kaybediyor; yasaklar, ben kaç tane geldi hatırlamıyorum artık, 20 mi, 25 mi... Yani tutuklandığımın haftasında benim 9-10 milyon takipçili sayfamı kapattılar. Habire bir şeyler açıyoruz, onlarla da uğraşıyorlar. Shadowban mi diyorlar, öyle bir şey diyorlar; yani engelleyen, gölge bir engelleme sistemine tabi tutuluyoruz yani. Uluslararası da bir iş birliği var. Nasıl beceriyorsa bunu, İletişim Başkanlığı'na sormak lazım.

Flash TV ile başlayan medya operasyonları, TELE1, Merdan Yanardağ özelinde ne yazık ki ilerledi. Merdan Yanardağ konusuna gireceğim biraz sonra. Daha geçen hafta T24'ün sesini kestiler. Ve bu sabah son medya vurgunu... Biz vurgun ülkesi olduk. Zam vurgunu, milli irade vurgunu, asrın soygunu, fon vurgunu... Vurguncuların vurgunlarla yaptığı bir ülkeye dönüştü bu ülke.

Ve son medya vurgunu, Halk TV operasyonu. Güzelim ülkemizi operasyon sahasına çeviren akıl, Halk TV'ye el koyup, yayınlarını kesti. Neymiş? İhaleye fesatmış, aklamaymış, falan filan... Boy boy yalanlar! Boy boy yalanlar, boy boy iftiralar! Akılları sıra milleti kandıracaklar. Operasyon bağımlısı bakan ne yazık ki bu iktidarı da bağımlı hâle getirdi. Operasyon bağımlılığı başladı. Yalancılar girdabına tüm AK Parti'yi sürüklemiştir. Yalancılar girdabın içine sokmuştur. Türbülansa sokmuştur. Herkesi uyarıyorum. AK Parti'yi baştan aşağıya uyarıyorum. Sizi bir operasyon girdabına sokan bir süreçle iç içesiniz.

Allah size akıl fikir versin. Yargı marifetiyle her kayıplarını telafi edeceklerini, kaybettikleri her şeyi… Yani milletin güvenini kaybetmişler, milletin onlara olan inancını kaybetmişler, bütün bunları telafi edeceklerini, her şeye sahip olacaklarını düşünüyorlar operasyonlarla. Zehirli sarmaşık ne yazık ki iktidarı da partilerini de zehirlemiştir. Acil tedavi ihtiyacınız var, kurtarabilir miyiz sizi bilmiyorum ama bizim derdimiz milleti kurtarmak.


YORUMLAR

Yorum Yaz
Bu habere daha önce yorum yapan olmadı.
Şimdi ilk yorumu sen yaz.!
ARŞİV
GAZETE MANŞETLERİ
KARİKATÜR KÖŞESİ
ANKETLER
Aydın Büyükşehir Belediyesinin Çalışmalarından Memnun musunuz?
Bu ankete toplam 24 kişi katıldı.